Kaşıkçı cinayeti, Trump ve reelpolitik

Kaşıkçı cinayeti, Suudi yönetiminin kötü birer şaka gibi olan açıklamaları da dâhil olmak üzere her yönüyle baştan beri skandal niteliğinde. Ancak uluslararası reelpolitiğin gereklilikleri bu cinayetin hakkını vermeyi engelleyecek gibi görünüyor.

Kaşıkçı cinayeti, Trump ve reelpolitik

Cemal KaşıkçıSuudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman’a Washington Post gazetesinden yönelttiği eleştirilerle tanınan bir gazeteciydi. İstanbul Başkonsolosluğu’nda Suudi yetkililer tarafından 2 Ekim’de öldürüldü. O günden beri bu cinayet hem Türkiye hem de dünya kamuoyunun gündeminde. Cinayet, Suudi yönetiminin kötü birer şaka gibi olan açıklamaları da dâhil olmak üzere her yönüyle baştan beri skandal niteliğinde. Ancak uluslararası reelpolitiğin gereklilikleri bu cinayetin hakkını vermeyi engelleyecek gibi görünüyor.

Türkiye’de veliaht prensi bu cinayet sebebiyle cezalandırabilecek veriler ve irade var. Ancak bunun gereğini tek başına yapabilme imkânı maalesef yok. Bu güç Amerika Birleşik Devletleri’nde var. Ancak orada da bunu icra edecek irade yok. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın mevcut Ortadoğu politikasında Suudi Arabistan ve şahsen Muhammed bin Selman (MBS) merkezi konumda bulunuyor. İkinci olarak 1940’lardan beri ABD’nin Suudi rejimi ile derin ekonomik ve stratejik ilişkileri var. ABD’nin Ortadoğu politikalarının çirkin geçmişinin tamamını taşıyan bu ilişkiler muhalif bir Suudi gazetecinin öldürülmesiyle sarsılamayacak kadar sağlam.

1945’te başlayan derin ilişkiler

Kaşıkçı cinayeti sebebiyle bunlar hakkında çok sayıda analiz yapıldı ama yine de özetlemekte fayda var. ABD için baştan beri petrol ve İsrail vardı. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’in, daha sonra da radikal akımların etki alanını sınırlandırmak gibi jeopolitik hesaplar da bunlara eklendi. Ama tüm bunlarda Suudi krallığının ayrıcalıklı yeri hiç değişmedi. İki ülkenin bu istikrarlı ilişkisi, Başkan Franklin Rosevelt ile Kral Abdülaziz’in 1945 Şubat’ındaki buluşmasında başlıyor. Bu buluşmada Rosevelt’in teklifi gayet basit: petrol karşılığında güvenlik.

Bu ilişkiler 1973’teki petrol ambargosu sonrasında Nixon yönetiminin Suudi rejimine teklif ettiği yeni bir anlaşma ile daha ileri bir düzeye taşındı. Petrodolar sistemini inşa eden bu anlaşma da gayet basit üç maddeye dayanır: (1) Suudiler petrol ticaretini dolar ile yapacaklar ve diğer OPEC ülkelerini de bu yönde ikna edecekler, (2) Elde edilen gelirlerini ABD’nin güvenilir finans sisteminde değerlendirecekler, (3) ABD de bunlar karşılığında Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlayacak.

Her iki tarafın da ihtiyacını karşılayan bu anlaşmalara Rosevelt’ten beri her Amerikan başkanı sadık kalmıştır. Romantik siyasetin idolü olan Başkan Obama bile Suudi Arabistan’a 8 yılda 115 milyar dolarlık silah satmıştı. Başkan seçilmeden önce 11 Eylül saldırılarının arkasında Suudi rejiminin olduğunu söyleyen Trump da ilk yurtdışı seyahatini bu ülkeye yaptı ve Suudilerle 110 milyar doları hemen gerçekleşmek üzere toplamda 460 milyar dolarlık silah satışı anlaşması imzaladı. Gelinen noktada, dünyanın en büyük savunma bütçesine sahip ülkeleri sıralamasında Suudi Arabistan 2017’de üçüncü sıraya yerleşti ve en büyük tedarikçisi de açık arayla ABD.

Suudilerin ABD için önemi

Amerikan finansal sistemi içinde Suudi parasının toplam miktarını ise hiç kimse bilmiyor, ancak çekilmesi durumunda ciddi bir krize yol açacağını herkes tahmin edebilir. Yani kısaca Suudiler 1970’lerde petrolle yaptıkları siyasi şantajı bugün Amerikan sisteminde dolaşan kredileri ile yapabilecek kapasitede olabilirler. Buna üçüncü partiler aracılığı ile seçim dönemlerinde senatörlerin veya başkan adaylarının kampanyalarına yapılan Suudi katkıları da eklenebilir. Trump’ın kendisinin Suudilerle yaptığı kişisel işleri veya damadı Kushner’in MBS ile ilişkilerini hiç hesaba katmaya bile gerek yok. Yani Washington Post’ta Kaşıkçı cinayeti sonrası editoryal olarak yayımlanan “Who needs Saudi Arabia?” başlıklı yazı iki ülkenin ilişkilerini basite alıyor gibi. Söz konusu yazıda, ABD’nin petrol ihtiyacının sadece yüzde 9’unun Suudi Arabistan’dan geldiği ve silah satışlarının da sonuçları itibarıyla ABD için iyi olmadığı iddia ediliyor. Ama Suudi Arabistan dünyadaki petrol rezervinin yüzde 18’ine sahip. Hinterlandında bulunan diğer petrol üreticisi Körfez ülkelerini de katarsak bu oran yüzde 30’a kadar çıkıyor ki bunlar petrol arzı ve fiyatlarını küresel düzeyde etkileyebilecek kapasiteler. Suudilerin silah ticaretindeki payı da azımsanmayacak düzeyde. Bu payın ABD’ye değil de Rusya ve Çin’e kayması dünya dengelerini bozabilecek bir gelişme olur.

İlişkilerde para çok önemli faktör. Ama başta ifade edildiği gibi dahası da var. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlerin etki alanını daraltmak için İslamcılığın yayılması stratejisinde Suudiler en etkili ve sadık partnerdi. İran Devrimi’nden sonra devrimin ihracına karşı da öyle oldular. Arap Baharı’nda istikrar adına Müslüman Kardeşler ve benzeri İslamcı hareketleri boğan tüm süreçlerde de yine Suudiler başroldeydi. Daha da önemlisi, ABD için son dönemde İsrail’e somut tehdit oluşturan Hizbullah ve İran’a karşı Suudiler en kararlı ve güçlü partner olarak vazgeçilmez konumda. Diğer Arap ülkeleri yeterli güce ve istikrara sahip değiller. Oysa Suudi Arabistan hem Müslümanların kutsal merkezlerine ev sahipliği yapıyor, hem yeterli finansal ve askeri güce sahip ve hem de yönetim anlamında istikrarlı bir Arap ülkesi. ABD için Suudi Arabistan’ı şu anda daha da cazip hale getiren bir faktör daha var. O da şimdiden ülkenin kontrolünü eline almış, her alanda iş birliğine açık 33 yaşında bir veliaht prensin varlığı. Bundan daha iyisi olamazdı herhalde!

Amerikan iç siyasetindeki denklemler

Tüm bunlar sebebiyle hiçbir Amerikan başkanı ne Suudi rejiminin insan hakları ve özgürlükler karnelerini problem etti, ne de 11 Eylül saldırıları sebebiyle Suudi rejiminin üstüne gitti. Bu ülkeye satılan silahların Yemen’de sivilleri ve çocukları öldürdüğünü de sorgulamadı. Benzer şekilde Kaçıkçı cinayetinin üzerine de birkaç beylik laf haricinde gidilmeyecek. Ancak Amerikan seçimlerine dış güçlerin (başta Rusya) müdahalesinin sıcak bir gündem maddesi olduğu düşünülürse kasım başındaki ara seçimler öncesinde bu konunun medyada çokça işleneceğini ve Trump’a karşı kullanılacağını tahmin edebiliriz.

Ancak ortalama Amerikan seçmeni, özellikle de Trump seçmeni bu konuyu problem etmeyecektir. Ortalama seçmen için en önemli konu yeni istihdam imkanlarıdır. Bu alanda Trump yönetiminin önemli bir problemi yok. Muhafazakâr ve liberaller arasında kamplaşmaya yol açan iç siyasetle ilgili geleneksel meseleler, seçmen için her zaman dış politikadan çok daha önemli olmuştur. Bu anlamda Amerikan seçmeni için belirleyici konular, daha birkaç hafta önce Kavanaugh’un Yüce Mahkeme’ye yargıç atanması etrafındaki tartışmalar, göçmenlerle ilgili politikalar ve buna benzer meselelerdir.

Trump karşıtı cephe Suudi Arabistan gibi Amerikan değerleriyle hiç örtüşmeyen bir rejimin Trump üzerinde bir etki oluşturduğunu ve böylece Amerikan siyasetini manipüle ettiğini işlemektedir. Ama buna karşılık Trumpçı çevreler ise tüm bunların Amerikan hükümetinin İran ve 'radikal İslam' karşıtı Ortadoğu politikasını baltalamak isteyen çevrelerin uydurmaları olduğunu söylemektedir. Buna göre zaten Kaşıkçı gibi daha önce Suudi rejimi için çalışmış, ama MBS’nin veliaht olması sonrasında dışlanmış ve ayrıca Müslüman Kardeşler sempatizanı olduğu bilinen bir İslamcının Washington Post’ta yazması baştan beri şüphe ile karşılanması gereken bir durumdur. Bunun da ötesinde Kaşıkçı’nın öldürülmesi ve katillerin suçüstü yakalanması Trump’ın Ortadoğu politikasına karşı olan güçlerin bir komplosu bile olabilir.

Trump seçmeninin bu tür söylemlere inanmaya açık olduğu söylenebilir. Trump da bunu gördüğü için Kaşıkçı cinayetiyle ilgili net cümleler kurmamakta, MBS’ye karşı açık bir tavır almamaktadır. Bu umarsızlığın son örneği Trump’ın damadı ve başdanışmanı Kushner’den geldi. MBS ile yakın ilişkileri olan Kushner, CNN’e verdiği röportajda MBS’ye bu süreci şeffaflıkla yönetmesini tavsiye ettiğini söylüyor. Ancak ortada şeffaflığın ş’si bile olmayan, halkına hesap verme ihtiyacı hissetmeyen son derece keyfi bir krallık var. Üstelik Riyad’daki yatırım konferansı da gösterdi ki dünya iş çevreleri ne olursa olsun Suudi parasını çekmek için can atmakta.


Kaynak: Anadolu Ajansı

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.