Tarihin en kara günü : 28 Şubat

28 Şubat 1997. Siyasal İslam’a yapılan post modern darbenin üzerinden tam 20 yıl geçti. Ancak ne  o günler unutuldu ne de o günlerin yaşanmasına çanak tutanlar.Peki 28 Şubat sürecine nasıl gelindi?

Tarihin en kara günü : 28 Şubat

1995 yılı seçimlerinde Refah Partisi birinci parti olarak seçimlerden çıkmış, Refah Partisi genel başkanı ve Konya Milletvekili Necmettin Erbakan da, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilmişti.

Ancak  Refah Partisi'nin mecliste güvenoyu almak için 273 milletvekiline ulaşamaması ve mecliste üyesi bulunan diğer partilerin destekte bulunmaması nedeniyle Erbakan hükümeti kuramadı.

Refah Partisi’nin güvenoyu alamaması üzerine Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini seçimde ikinci gelen Anavatan Partisi genel başkanı Mesut Yılmaz'a verdi ve Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi ortaklaşa 53. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'ni kurdular. Ancak bu hükümet yalnızca üç ay sürdü.

Cumhurbaşkanı Demirel, ikinci kez hükümet kurma görevini Necmettin Erbakan’a verdi ve  Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin oluşturduğu koalisyon hükümeti 28 Haziran 1996 (54. Hükümet) tarihinde kuruldu.



REFAHYOL Hükümeti olarak anılan bu hükümet arasındaki anlaşmaya göre, başbakanlık görevini ilk olarak Erbakan yapacak, 2 yıl sonra ise başbakanlık görevini  Doğru Yol Partisi genel Başkanı Tansu Çiller yürütecekti.

Bu şekilde 2'şer yıl arayla başbakan değişecekti. Ayrıca Necmettin Erbakan başbakan, Tansu Çiller başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olacaktı.

Necmettin Erbakan isminin ve Milli Görüş hareketinin bu denli yükselişi, Cumhuriyet’in kurucularının en önemli korkusu olan İslam’ın, siyasal parti düzeyinde ciddi bir şekilde temsil edilmesi elbette seçkinlerce olumsuz karşılanacaktı.

Refah Partisi’nin başarısının ardındaki temel faktör, toplumun özündeki değerleri temsil etmesi, orta sınıf beklentilerini için ümitli bir ortam oluşturması ve yıllardır ezilmiş, sömürülmüş, küstürülmüş kitleleri harekete geçirerek, Türkiye’yi değiştirmek inancı ve aidiyeti aşılayarak parti kadrolarında yer vermesidir.

Refah Partisi, yerel yönetimlerde de başarısını arttırıyordu. Toplumun farklı kesimlerinin desteğini alarak, çığ gibi büyüyen bu partinin başarılı bir örgüt yapılanması vardı.  Bu dönemde İstanbul’un Refah Partili yeni başkanı Recep Tayyip Erdoğan da kamuoyunun gündemine oturmuştu.

Milli Görüş’ün genç kuşak temsilcilerinden Erdoğan, parti çizgisinden kopmadan, seçmenlere yönelik yöntemler konusunda yenilikçi hareketleri ile öne çıkıyordu.



Tüm siyasi partilerin neredeyse aynı çizgide kaldığı bir dönemde Refah Partisi kendisi olarak kalmayı başarıyordu.

Erbakan ve Aksaçlılar dikkatli bir gençleştirme hamlesine girişmişlerdir. Hanım Komisyonları da partiye dinamizm katıyordu.

Ayrıca belediyecilik çalışmalarındaki başarıları da toplumda Milli Görüş kimliğine uzak kesimlerin bile dikkatini ve takdirini kazanmıştı. Zaman zaman partiyi yıpratma çalışmaları olsa da, söylemlerinden çok yaptıkları işler ile konuşuldular.

Refah Partisi, Kürt meselesi hakkında da çalışmalar yapıyordu. Necmettin Erbakan,  “Kürt soyundan gelen bu insanlara, ‘Hayır sen Kürt soyundan gelmiyorsun’ diyorlar. Biz ise ister Kürt ister Türk olalım. Hepimiz birbirimizin şerefli kardeşiyiz diyoruz. İlaç bu, çözüm bu…” diyordu.

Refah Partisi, Kürt sorununda en başından beri “İslam’ın birleştiriciliği” vurgusunu yapıyordu.

Refah Partisi Doğru Yol Partisi ile oldukça kritik günler geçiriyordu. Alparslan Türkeş’in de içinde bulunduğu birçok “siyasetçi” REFAHYOL Hükümeti’nin dağılması için elinden geleni yapıyordu. İrticai ve bölücü faaliyetler yapıyorlar iddiası ile sürekli olarak sabote ediliyorlardı.

DYPli Mehmet Ağar’ın İçişleri Bakanlığı yaptıkları dönemde Ömer Lütfü Topal cinayeti, Susurluk kazası gibi kilit olaylar yaşandı.



3 Kasım 1996 tarihinde meydana gelen Susurluk kazasında derin devlet, devlet-mafya-polis ilişkileri ortaya çıktı.

Araçta Ülkücü Abdullah Çatlı, DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Edip Bucak, İstanbul Kemalettin Eröge Polis Okulu Müdürü Hüseyin Kocadağ, Gonca Us vardı.

Kazada Abdullah Çatlı, Gonca Us ve Hüseyin Kocadağ hayatını kaybederken, Sedat Bucak yaralanarak kurtulmuştu.  Susurluk kazası toplumda büyük tepkiye yol açtı. Mehmet Ağar’ın toplumun önünde net ifadeler verememesi onu istifaya sürükledi.

Bu süreçte mecliste oluşturulan Susurluk Araştırma Komisyonu, Mehmet Ağar’dan, Sönmez Köksal’a, Oral Çelik’ten Eyüp Aşık’a kadar 52 kişinin ifadesini alarak Susurluk Raporunu hazırladı.

Erbakan’ın Türk Milletinden aldığı destek ve onayla yürüttüğü İslam odaklı politikalar tepki çekmeye devam ediyordu.

Tutkuyla savunduğu “İslam Ortak Pazar” nın temeli olarak gördüğü D-8 projesi askerleri korkutuyordu.

Bu nedenle Erbakan’ın İran gezisi başlamadan önce ona bir rapor vererek, İran ile doğalgaz anlaşması yapılmaması başta olmak üzere birçok telkinde bulundular.

Ordu açık açık siyasete karışıyor, postallarını kışlanın dışına çıkarıyordu.

ABD’de bu ilişkilerden rahatsızdı ve yurtiçinde kaotik bir ortam oluşturmak için kendi maşalarını kullanmaya başlamıştı bile. Bunların en başında medya vardı.

Her şey Erbakan’ı devirmek üzerine programlanmış gibiydi.

Uzun süredir ortalarda görünmeyen Aczmendiler, adeta kameraların önüne atlayarak şov yapıyorlardı.23 Ekim 1996 tarihinde sakallı, cübbeli bir grup, öğle vakti, Ankara’nın göbeğinde Kocatepe Camiinde bağırmaya başladılar.


2 ay sonra da Fadime Şahin olayı patlak verdi. Aczimendilerin lideri Müslüm Gündüz Fadime Şahin'le bir evde basıldı. Operasyon ise adeta canlı yayınlandı.  Her şey planlanmıştı. Medyada bu olay günlerce tartışılırken dindar insanlar töhmet altında bırakıldı. Sonrasında ise sahte şeyh Ali Kalkancı televizyonlara çıktı. Tabii o da operasyonlara dahil edildi.



Birileri cumhuriyetin sinir uçlarına dokunarak kriz çıkarmak istiyordu.

Refah Partisi’nin adil ve kapsayıcı politikalarına rağmen, parti “laiklik karşıtı rövanş” alıyor iftirasına uğruyordu.

11 0cak’ta Başbakanlık’ta çeşitli tarikat ve cemaat temsilcilerine verilen yemekle beraber gerginlik doruğa çıktı. Bu yemekte Erbakan’ın sarf ettiği bazı sözler, haberleri abartarak ve çarpıtarak yansıtmayı kendine ilke edinmiş bazı medya kuruluşları tarafından çok farklı lanse edildi.

Erbakan'ın YAŞ üyelerine verdiği yemekte Oramiral Güven Erkaya'nın garsona 'bana rakı getirin evladım' demesi gazete manşetlerine taşınmıştı.


DEMOKRASİYE BALANS AYARI


Demokrasiye balans ayarı tanklarla yapıldı.
 
4 Şubat'ta Sincan'da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya 'irtica, PKK'dan daha tehlikeli' dedi.
 
24 Şubat’ta Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, “İrtica PKK’dan  daha büyük bir tehlikelidir” diyerek askerin tavrını bir kez daha ortaya koydu.
 
 

28 Şubat 1997



28 Şubat'ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. Bu Milli Güvenlik Kurulu’nda askerler, “anti-laik hareketlere karşı alınmasını istedikleri 18 maddelik önlem paketini” Erbakan’a imzalattılar.

Dikleşmeden dik durmayı bilen Erbakan, imzasını attı.

Kısa bir süre sonra Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir “Demokrasiye balans ayarı yaptık” diye açıklama yaptı.

MGK toplantısında “Laikliğin, Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğu” vurgulandı. 28 Şubat 1997'deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, "laiklik için yasalar uygulanmalı, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB'e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı" deniyordu.

İrtica tartışmaları o kadar yoğundu ki, ordu Kuzey Irak’ta Balyoz Harekâtına başlamış ve bunu hükümete bildirmemişti. Bunun gerekçesi ise, harekât hakkındaki bilgilerin PKK’ya sızdırılma endişesiydi! TSK devleti terör destekçisi olarak görüyordu.

 

KAN EMİCİ VAMPİRLER


21 Mayıs tarihinde Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, Refah Partisi hakkında “Laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı olduğu “ iddiasıyla kapatma davası açtı.
Ve o tarihte Refah Partililere “Kan emici vampirler “ dedi.

Dava 16 Ocak 1998 ‘de sonuçlandı ve parti kapatıldı. Necmettin Erbakan’a 5 yıl siyaset yasağı getirildi.

10 Haziran'da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı'na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.

 
 

28 ŞUBAT 1000 YIL SÜRECEK

Hüseyin Kıvrıkoğlu da “28 Şubat 1000 yıl sürecek” diyerek TSK’nın siyaset üzerindeki etkisinin bitmeyeceğini vurgulamıştır.
 
18 Haziran'da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. Erbakan’ı istifaya zorlayan bir diğer güç ise Tansu Çiller başbakanlık sevdası oldu. Erbakan’ı ayrılmazsa darbe olacağı konusunda ikna etmeyi başarmıştı.

Necmettin Erbakan devletin bekası için koltuğundan, makamından vazgeçerken, istifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller'e devretmek olduğunu belirtti.

19 Haziran'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller'e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'a verdi.Demirel, Çiller’e kötü bir sürpriz yapmıştı.

30 Haziran'da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk'la birlikte ANASOL-D Hükümeti'ni kurdu.(55. Hükümet)

Asker, yeni hükümete karşı da, kararların uygulanması için etkisini kullandı. İlk olarak İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay arasında ‘Emniyet, asayiş, yardımlaşma(emaysa)’ protokolü imzalandı. Asker , bu  protokolle, sivil bürokrasiyi kontrol altına aldı. Belediye başkanları, rektörler, öğretim üyeleri kovuşturmaya uğradı, istifaya zorlandı veya görevden alındı.

8 yıllık zorunlu eğitim yasası TBMM’den geçti. Yasa büyük gösterilerle protesto edildi.

Ancak 28 Şubat kararları ANAP’ın inişini hızlandırdı. DYP ve RP’nın devamı olan partiler ANAP’ı “28 şubat işbirlikçisi” olmakla suçlayarak Mesut Yılmaz’ın işini zora sokuyordu.
Çiller ise, Yılmaz’ı “Ara rejim başbakanı” olmakla suçluyordu. Hatta daha da ileri giderek,  “Şimdiye kadar hiçbir parti genel başkanı onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi” dedi. Bunun üzerine Genelkurmay, Çiller hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.


28 ŞUBAT'TA FETHULLAH GÜLEN'İN DURUŞU


28 Şubat sürecinde dikkat çeken isimlerden Fetullah Gülen olmuş, 11 Ocak 1997'de Necmettin Erbakan Ramazan nedeniyle 51 tarikat ve cemaat liderini Başbakanlık Konutu'na iftara çağırmış, Fetullah Gülen de çağrılanlar arasında olmuş ancak iftar yemeğine katılmamış, olay kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olmuştur.

29 Mart 1997'de Samanyolu TV'de katıldığı bir televizyon programında Türk Silahlı Kuvvetleri'ni siyasete müdahale etmek ve muhtıra vermekle eleştirenlere karşı "Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi" demiş, 28 Şubat sonrasında Necmettin Erbakan'ı eleştirenler arasında yer almış ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin müdahalesini demokratik bulduğunu söylemiştir. Yine 16 Nisan 1997'de Kanal D'den Yalçın Doğan'a verdiği röportajında da askerin tutumunu destekleyerek şöyle demiştir:
 
"Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Herhalde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu halde çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan."
 
28 Şubat kararlarını almaya iten üst akıl, din düşmanı, toplumun değerlerine sırt çeviren, vesayetçi bir anlayıştı.

TÜSİAD’ın da içinde bulunduğu faiz lobisi, Erbakan’ın yaptığı ekonomik reformu kabul edemiyordu. Bunun nedeni elbette, hem halkın iradesine güvenmiyor oluşları hem de aç gözlü kapitalist yaklaşımlarıdır.

28 Şubat toplumu tam anlamıyla ikiye böldü. Asker muhafazakâr kesime “ Yeşil sermaye” adını vererek ambargo uyguladı.

Necmettin Erbakan hayatı boyunca, hem tevekkül hem de zariflik ve bilgelikle ezilen her insanı, horlanan, dışlanan herkesi, savunulmaya ihtiyaç duyan her bir ferdi korumuştu.
28 Şubat’ın kesin hedefi dindar kesimdi. Eski Refah Parti’li isimler Fazilet Partisi’ni kurarak Meclise girmişlerdi.

Yine hedefte başörtüsü vardı. Merve Kavakçı, Bülent Ecevit’in "Burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin kurallarına uymak zorundadırlar. Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!" konuşması eşliğinde 130 küsur sözde eğitimli cahil tarafından aşağılanıyordu.

“İnançlara saygılı laik kesim” , 130 kişilik “temsili” grup mecliste “dışarı, dışarı” diye bağırıyorlardı.

Başörtüye zulüm bir kara lekeydi. Hastaneye muayene olmaya alınmıyorlardı. Üniversiteyi kazandığı halde okula kayıt olamıyor, diploma törenlerine gidemiyorlardı.

Okulunu birincilikle bitirmesine rağmen diploma törenine katılmasına müsaade edilmeyen bir öğrenciye “Kes sesini, konuşmaya hakkın yok”diyerek susturmaya, bastırmaya, yok saymaya çalıştılar.




İKNA ODALARI

28 Şubat sonrasında Kemal Alemdaroğlu ve Nur Serter’in icadı olan bu odalar, bir psikolojik işkence yöntemiydi.

Üniversiteyi kazanan öğrenciler bu odalara alınarak, taahhütname imzalamaya zorlanıyorlardı. Bunu imzalayan öğrenciler okula başları açık bir şekilde gireceklerini belge ile kabul etmiş oluyorlardı. Öğrencileri bu şekilde utanç dolu bir seçime zorlama hangi eğitim sisteminde mevcuttur?

Sadece inancından dolayı kapanan insanları, yalan ve iddialarla etiketleme, düşman gösterme, otoriteyi kullanma,  “çok güzelsin, bu güzelliği neden kapatıyorsun” diyerek saptırmaya çalışma, tehdit etme, tecrit etme, hatta başını açması halinde kendisine burs temin etme teklifinde bulunma hangi laiklikle örtüşmektedir?


 
Bu ülke üniversite kapılarında sürüklenen başörtülü  kızları, onurlarıyla oynanan gencecik dimağları unutmadı, unutmayacak.

Bu nedenle çok kısa bir süre halkın iradesi yeniden tecelli etti ve Recep Tayyip Erdoğan ile Ak Parti Hükümeti ile 28 Şubat’la ortaya çıkan zulümlere teker teker son vermeye başladı. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’a hak ettiği değeri vermişti, artık musluklardan su akıyor, Haliç temiz kokuyor, çöplerden dolayı patlamalar olmuyor, kimse hastanede çocuğunu rehin bırakmak zorunda kalmıyordu.

Halk da ona sahip çıktı. Ama medya karalamaya devam ediyordu. 12 Aralık 1997’de Siirt’te Ziya Gökalp’ın “Asker Duası” şiirini okuduğu için ceza alan Erdoğan’ın kalbi iman ve hizmet aşkıyla doluydu. “Muhtar bile olamaz” dediler.

Onlar demokrasiyi ve milleti küçümsemişlerdi.

 “Laiklik elden gidiyor” diye çığırtılanlık yapanlar Çevik Bir komutasındaki Batı Çalışma Grubu vasıtası ile herkesi fişlemeye başlamıştı.

Akademisyenler, öğretmenler, özellikle de TSK’da inancı doğrultusunda yaşamaya çalışanları.

Karargâhlara gelen emirlerden bir tanesi şu şekildeydi : “ Tüm personel ailesinin fotoğrafını verecek”. Eşi ya da annesi, kız kardeşi kapalı olanlar fişlendiler, atıldılar, hatta öyle ki bazı askerler mesleklerinden olmamak için eşlerinden boşandılar.

İnandıkları, namaz kıldıkları için orduda düşman diye yaftalanan bu askerler itibarsızlaştırıldı.

Daha da ileri gidildi. İşkenceye maruz kaldılar.

28 Şubat bu ülkenin tarihine kara bir leke olarak geçti. Ancak sonrasında yapılmaya çalışılan her benzer adım geri püskürtüldü.

15 Temmuz darbe girişimi de doğrudan milletin müdahalesi ile durduruldu.

28 Şubatta kapatılan imam hatipler yeniden açıldı, kat sayı sorunu ortadan kaldırıldı.

O gün kovulanlar, dışlananlar bugün onurla yaşıyorlar.

O gün mecliste aşağılananlar, bugün milletten aldıkları güç ve gururla oradalar.
 
Ne o dönemin siyasetçileri ne de ülkeyi öyle bir sürece iten kirli ittifak unsurları unutulmayacaktır.

“Beceremediniz artık bırakın” manşetini atan da attıran da unutulmayacak.
 
“Allah bir daha bu millete 28 Şubat’lar yaşatmasın. O me’şum günleri göstermesin”
 

 
 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.