Bu dünyadan Necip Fazıl geçti

Aksiyon adamı ve İslam’ın sadık askeri Üstad Necip Fazıl Kısakürek; Cumhuriyet sonrası İslam düşüncesine dava soluğunu üfleyerek;  yazar, şair, mütefekkir sıfatlarına sahip bir diriliş eri olarak Türkiye’de, Türk siyasetine yön veren isimlerde ve edebiyat dünyasında derin izler bıraktı.

Bu dünyadan Necip Fazıl geçti

Karşısına çıkan devlere rağmen boyun eğmeden, dik durarak yürümesinin nedeni Necip Fazıl’ın bu “Kaldırımlar”ın çocuğu olmasıydı: Milli ve münevver.

İnsanlığın uhrevi sıfatlarını kaybederek yok olma tehlikesi geçirdiği çağda, bu zalim zamanda, gerçek bir ilerleme için hayati değerlerden yoksun olmanın acısına bir başkaldırıdır Necip Fazıl Kısakürek.

Necip Fazıl olmak, dünyaya bayrağını dikmiş olan cehaletin önünde pozisyonunu koruyarak, cahiliyeye karşı savaş açmış iman dolu zihne sahip olmak, İslam fıkhı ile yoğrulmuş ve müthiş derecede terbiye edilmiş bir nefse haiz olmak, İslami değerleri kalbine işleyerek yaşadığı dönemi aydınlatmak ve bu milletin liderlerine yol gösteren bir rehber olarak anılmaktır.

Necip Fazıl olmak, tüm şairane benzetmelerin ve tüm ağır sıfatların üzerinde bir mükemmellikle mütevazı bir kul olmaktır.
 

O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş;
Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.
Atlılar put şehrine gediklerden girecek;
Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş.


Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;
Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek.
Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.
Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.


Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;
Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.
Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek.
Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!


Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in hayatını sizin için derledik :
 
Çocukluğu

Necip, 26 Mayıs 1904’te, İstanbul Çemberlitaş’taki konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona, büyükbabası Necip Efendi’den mütevellit “Ahmet Necip” adını verdi.

Ahmet Necip, Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı "Kısakürekler" soyuna mensuptur.

Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir Müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. (öl. 10 Haziran 1977)

Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han'a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902'de "Legion d'honneur" nişaniyle ödüllendirilen vekâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi'dir. (öl. 19 Mayıs 1916)




Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi'den aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirdi.

Bir konakta doğduğundan şanslıydı Necip. Dedesi, ninesi herkes bir arada büyük bir ailenin içindeydi. Oldukça yaramaz bir çocuk olan Necip terbiyesini büyükbabasından alırken, okuma ve araştırma alışkanlığını da torununun kitaplarla uysallaşacağını düşünen ninesine borçluydu.  Okumayı ona bu yaşlarda dedesi öğretti. Çok geçmeden Necip tutkulu bir okuyucu haline geldi.
Kız kardeşi Selma’nın beş yaşında ölümünden sonra annesi vereme yakalanınca ailesi Heybeliada’ya taşındı. 
 

Şairliğe karar verdiği an

 
Annesine verem teşhisi konan Necip, annesini ziyarete gitti.

 Hemen annesinin yanındaki yatakta yatan genç kızın şiirlerini çok seviyordu annesi. Annesi bayılıyordu onun şiirlerine. Beyaz yatak üzerinde duran siyah kaplı, küçük, eski deftere baktı ve sonra bir an oğlunun gözlerini taradı: “Senin” dedi; “Şair olmanı ne kadar isterdim”.

Necip, o anda annesinin dileğinin 12 yaşına kadar farkında olmadan içinde besleyip büyüttüğü bir istek olduğunu fark etti. Şiir, meğer onun için varlık hikmetinin ta kendisiydi.

Gözlerini, hastane odasının penceresinden gördüğü savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı sessizce kararını verdi: “Şair olacağım!”


 
 
 

Eğitim hayatı


Necip’in pek çok farklı okulda geçecek ilköğretim hayatına, Gedikpaşa’daki Fransız Frerler Mektebi’nde başladı. 1912’de Amerikan Koleji’ne kaydoldu; ancak yaramazlıkları bu okulda kabul edilmedi ve Necip atıldı. Buradan Büyükdere’deki Emin Efendi Mahalle Mektebi’ne; sonra da yatılı bir okul olan Rehber-i İttihat Mektebi’ne devam etti. Daha sonra çok iyi dost olacağı Peyami Safa ile de burada tanıştılar.


Tabii Necip bu okulda da pek uzun kalamadı. Bir sonraki durağı da Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi oldu. Bu kez de seferberlik nedeniyle Gebze’ye gidildi ve Aydınlı Köyü’nün ilk mektebi yeni okulu oldu. Bu sırada kız kardeşi Sema öldü; henüz 5 yaşındaydı. Annesi bu büyük acıya dayanamadı ve vereme tutuldu; ailecek Heybeliada’ya taşındılar. Necip de ilköğrenimini nihayet Heybeliada Numune Mektebi’nde tamamladı.

1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum" dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği "Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne"ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Beş yıl bu okulda öğrenim görmeyi başarabilmişti. Burada Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi tanınmış isimler görevliydi. Yıllar sonra Necip Fazıl’ın zıt kutbunda yer alacak Nazım Hikmet Ran da aynı okulda iki üst sınıfta öğrenciydi.

Şiir yazmaya da işte bu okulda başladı. Okumak onun için çok önemliydi. Yabanı romanları da okumayı istiyordu. Okulda çok iyi derecede İngilizce öğrenerek Oscar Wilde, William Shakespeare, Lord Byron gibi yazarların eserlerini orijinallerinden okudu.

Ahmet Necip olan adı da yine bu okulda Necip Fazıl olarak değiştirdi.



Necip Fazıl, Bahriye Mektebi’ndeki öğrencilik döneminde şiirle ilgilenmeye başladı. İstanbul’un işgali sırasında annesi ile birlikte Erzurum’daki dayısının yanına giden Necip Fazıl, bu arada henüz çok genç yaşta olan babasını kaybetti. 

1921 yılında Darülfünûn’un Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girdi.

Lise ve Darülfünûn öğrencileri arasından eğitim hayatlarını devam ettirmek üzere Avrupa ülkelerine öğrenciler gönderilmesi planlanıyordu.

1924’te Maarif Vekaleti gidecek ilk grubu belirlemek için sınav açtı. Necip, gösterdiği başarı ile üniversitedeki eğitimini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris’e gönderildi.
 
Paris yılları ve kaldırımlar
 
Paris’te Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne girmişti. Burada da sezgici ve mistik filozof Henri Bergson ile tanıştı. Ancak çocukluğundan kalma yaramaz yönü onu yine dürtmeye başlamıştı ve bu kez bir çocuk değildi.

Paris’te bohem bir hayata yönelmişti ve kumara da ilgi duymaya başlamıştı.

 “Kabur faresi” diye betimlediği bu hayatta kumar, onun için vazgeçilmez ve benzersiz olandı. Aslında kumarın asıl yaptığı şey, onu düşünmekten uzaklaştırıyordu.

Gel gör ki, bu illet yüzünden Paris’i şöyle bir gündüz gözüyle de görememişti.

Ah o kumar, Necip’in zayıf yönü oluvermişti. Bir yılın sonunda bursu kesildi ve Necip, yurduna dönmek zorunda kaldı.


 
Yeniden İstanbul ve ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”

Necip, Paris’teki bohem hayatını İstanbul’da da sürdürmeye devam etti; elbette bu durum şiirlerine de yansıdı.1925’te ilk şiir kitabı “Örümcek Ağı”nı yayımladı.
 
Para kazanmak için çalışması gerekiyordu. Bankacılık yeni yeni kendini gösteren bir meslekti. Bir Hollanda Bankası “Bahr-i Sefit”te çalışmaya başladı. Daha sonra Osmanlı Bankası’na geçti. Kısa süre de olsa Ceyhan, İstanbul, Giresun şubelerinde çalıştı. İkinci şiir kitabı “Kaldırımlar”ı da 1928’de yayımladı. Bu kitapla Necip Fazıl adını duyurmuştu, büyük hayranlık topladı.
 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.


(Kaldırımlar-1928)

1929 yazının sonlarına doğru Ankara’ya gitti ve burada İş Bankası’nda “Umum Muhasebe Şefi” olarak çalışmaya başladı. Burada 9 yıl çalışarak müfettişliğe kadar yükseldi. Buradaki yaşamı sırasında siyasal elit ve aydınlarla yakın ilişkiler kurdu. Özellikle Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile sürekli bir aradalardı.

1931-1933 yılları arasında askerlik görevini yerine getirdi ve tekrar Ankara’ya döndü. Hemen “Ben ve Ötesi” adını verdiği üçüncü şiir kitabını çıkardı. Artık ününün zirvesine ulaşmıştı. Dergilerde yayımladığı hikaye yazılarını da “Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil” adını verdiği kitapta topladı.
 
 
O ve Ben" adlı otobiyografik eserinde, hayatının en "kritik" kesitlerinden biri olan "Bahriye Mektebi Yılları" itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
 
"O güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret... Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî'nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.

Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona: -Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et! Diyemiyordum. Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur. ...Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini..."

1934'de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verdi.
 



Hayatının dönüm noktası
 
Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino'yu aldı ve Eyüp sırtlarına çıktı.

Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat'ın eteklerine yapıştı.

Necip Fazıl, Abdülhakîm Arvâsî ile Eyüp Sultan’daki Pierre Loti Mezarlığı’nın yanındaki Kaşgari Murtaza Efendi Camii’ndeki sohbetleri sayesinde yadsınamayacak bir fikir ve zihniyet dönüşümü yaşadı.

Bu tanışmayı ve sonrasını Necip Fazıl, bir milat kabul etti.

Önceleri bohem ve mistik sıkıntılardan hasıl olan şiirlerinin içeriği tasavvufa kapı açtı.

Bu tasavvufi dönüşümün üzerine hayatında yeni bir dönem açtı ve bu dönemde 1935’te ilk önemli eseri “Tohum” tiyatro oyununu yazdı. 

İslamcılık ve Türklük vurgusu ön plandaydı. Bu eseri, Muhsin Ertuğrul, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneledi.

1936’da bir kültür-sanat dergisi olan “Ağaç Mecmuası”nı çıkarmaya başladı. İlk sayısı 14 Mart’ta Ankara’da basılan dergi, ilk altı aydan sonra İstanbul’da çıkarılmaya başlandı.

1937’de “Bir Adam Yaratmak” adını verdiği piyesini tamamladı. İlk kez 1937-38 sezonunda yine Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü.


Büyük Doğu Marşı


1938 başlarında yeni bir milli marş yazılması gündemdeydi. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı beğenilmemiş, onun yerine bir Milli Marş yazılması isteniyordu.

Ulus Gazetesi, bu sebeple bir müsabaka açtı. “Bunu yazsa yazsa Necip Fazıl yazar; ama bir garip adamdır, yazmaz” diyorlardı. Yine de teklif götürdüler. Necip Fazıl; “Akif’in ruhuna ve eserine hürmetim var. Fakat içinde hiçbir has isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartıyla milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billurlaştırmak isterim. Razı mısınız? Öyleyse durdurun müsabakayı!” şeklinde cevap verdi.

Gazete, müsabakayı durdurdu. Bunun üzerine Necip Fazıl, “Büyük Doğu Marşı”nı yazdı.
 
Şiirin dizeleri şöyleydi:
 
"Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.


Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Nur yolu izinden git, Kılavuz’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.


Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!


Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!"

 
Şiirine verdiği bu isim, daha sonra çıkaracağı dergiye de isim olacaktı: “Büyük Doğu”.
 
1939'da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.

1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına "Namık Kemal" isimli bir eser kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü.
 
1941 yılında Fatma Neslihan Balaban ile evlendi. Bu.evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu.
 
1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cezaevinde tattı.


 
Büyük Doğu yayın hayatına başlar
 
1943 yılından itibaren ‘Büyük Doğu’ dergisini çıkarmaya başladı. Büyük Doğu, o dönemde çıkarılan tek İslamcı dergidir.

İlk zamanlar dönemin ünlü isimleri de yer aldı bu dergide.

 Ancak daha sonra Necip Fazıl’ın “B.A.B, İstanbul Çocuğu, BÜYÜK DOĞU, Fa, Tenkitçi, N.F.K., ?, Ne-Mu, Ahmet Abdülbaki, Abdinin Kölesi, HA.A.KA, Adıdeğmez, Bankacı, Be-De, Prof. Ş. Ü., Dilci, İstanbullu, Muhbir…” takma adlarla yazdığı yazılar dergide büyük yer kaplamaya başladı.

Büyük Doğu ilk kez Aralık 1943’te “dini neşriyat yapmak ve rejimi beğenmemek”gerekçesiyle birkaç aylığına kapatıldı ve bu süreçte Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki işinden de kovuldu.

Dergi, Şubat’ta tekrar yayımlanmaya başladı.

Ancak “rejime itaatsizliği teşvik”suçlamasıyla Mayıs 1944’te Bakanlar Kurulu’nun kararıyla kapatıldı.

Necip Fazıl, ikinci kez ikinci askerliğe sevk edildi ve Eğirdir’e sürüldü.

Dergisinin üst üste kapatılmalarından sonra radikalleşen Necip Fazıl, 4 Aralık 1945’te gerçekleşen Tan baskını sırasında, olayları Vakit Yurdu adı verilen binanın penceresinden izledi. Kendisine sevgi gösterisi yaparak binanın önünden geçen gençleri alkışlamayı da ihmal etmedi.

1947 baharında Büyük Doğu tekrar faaliyete geçti. Ancak 6 Haziran’da Rıza Tevfik’e ait Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiirin yayımlanması sebebiyle dergi, mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı ve Necip Fazıl yine tutuklandı.

Derginin sahibi görünen  eşi Neslihan Hanım ile birlikte Padişahlık Propagandası Yapmak – Türklüğe ve Türk Milletine Hakaret’ten yargılanan Necip Fazıl, 1 ay 3 gün tutuklu kaldıktan sonra beraat etti.

Bu tarihten sonra dergide sadece İslamcılığı öven yazılar değil; Yahudilik, Masonluk, komünizm düşmanlığı içeren yazılar da yayımlanmaya başlandı.

Yine 1947’de Büyük Doğu’nun çıkmadığı bir dönemde Necip Fazıl, “Borazan” adlı mizah dergisini üç sayı çıkardı. Hakkındaki beraat kararı 1948’de temyiz Mahkemesi tarafından bozuldu. Necip fazıl da geçimini sağlamak için evindeki tüm eşyaları satmak zorunda kaldı.


 
 
Büyük Doğu Cemiyeti kuruldu
 
1949’da Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu. Derneğin ilk şubesi Kayseri’de açıldı. Necip Fazıl, Kayseri’deki açılıştan İstanbul’a döndükten sonra bir yazısı nedeniyle tutukladı ; “Türklüğe hakaret davası”ndan verilmiş beraat karar Nisan ayında temyiz mahkemesi tarafından bozdurulunca eşi Neslihan Hanım ile berilikte hapse girdi. 1950 genel seçimlerinden sonra seçimden zaferle çıkan Demokrat Parti’nin çıkardığı Af Kanunu ile hapishaneden tahliye edilen ilk kişi olarak 15 Temmuz’da serbest kaldı.
 
500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl'ın hayatındaki, "Türklüğe Hakaret Davası"nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameley .müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.

Kendi ifadesiyle;

"İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş "Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!.." Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası'ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarfedilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz'in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz'in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz'e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek;ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum."
 
Necip Fazıl Büyük Doğu dergisini yeniden çıkarmaya başladığında, Adnan Menderes’e açık mektuplar yayınlayarak partiyi İslam Ekseninde geliştirmesini önermekteydi.
 
26 Mayıs 1951’de Büyük Doğu Cemiyeti’ni feshetti. Bir parti kurmaya hazırlanıyordu. Haziran 1951’de dergiye ara verdi. Son sayıda “Müslüman Türklerin günlük gazetesi çıkacak” diye duyurdu. Günlük Büyük Doğu Gazetesi, 16 Kasım 1951’de yayımlanmaya başladı.
 
1952'de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti. 
 
1953'te Malatya Dâvasındaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıktı.
 
1951, 1952 ve 1956'da Büyük Doğu'yu günlük gazete olarak çıkardı.

Büyük Doğu'nun tesiri o kadar büyük oluyordu ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; "İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!.." diye propaganda yaptı. 1957'de de 8 ay 4 gün hapis yattı.


 
 
1960 darbesinden sonra 6 Haziran’da Necip Fazıl evinden alındı.


Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! 
Baba katiliyle baban bir safta! 
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! 
Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!


Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte! 
Ölsek de sevinin, eve dönsek de! 
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! 
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! 
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!  

(Zindandan Mehmed'e Mektup-1961)


 
4.5 ay Balmumcu garnizonunda tutulduktan sonra Basın Affı ile tahliye edildi. Ancak bu kez de Atatürk’e hakaret içerdiği iddia edilen bir yazısı ile mahkumiyet kararı o Balmumcu’da bulunduğu sürede kesinleştiğinden, tahliye edildiği gün tekrar tutuklandı; 1 yıl 65 günlük cezasını doldurdu ve 18 Aralık 1961’de tahliye edildi.
 
18 Aralık 1961'de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekün el uzatmak... Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildi. 
 
Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?

Yani, yine ikinci yolu seçti. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç'in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.
 




Son 20 yılı
 

Necip Fazıl, 1963-1964’te Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konferanslar verdi. 1973 yılında Hacca gitti.
 
Yine aynı yıl, oğlu Mehmed'e Büyük Doğu Yayınevi'ni kurdurdu. Sonuna vasiyetini de eklediği "Esselâm" isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı. 

1974'de, daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar / 1928", "Ben ve Ötesi / 1932", "Sonsuzluk Kervanı / 1955", "Çile / 1962" ve "Şiirlerim / 1969" adlarıyle yayınlanan şiir kitaplarını, "mal sahibi olarak" kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları "özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek" yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974 / Bütün Şiirleri) topladı. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, "Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu" diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verdi: 

"- İşte şiir kitabım bu, hepsi bu kadar; ve bu kitaba gelinceye dek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma maledilemez!" 
 
26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyat Vakfı, Necip Fazıl’ı “Şairler Sultanı” ilan ederken yine 1982’de yayımlanan “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” adlı eserleri münasebetiyle“Yılın Fikir ve Sanat Adamı” olarak anıldı.
 
1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, "içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için", bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapandı. 
 
Yeni bir parti kurmak üzere bulunan Turgut Özal’ı sık sık odasına kabul etti; tavsiyelerde bulundu.
8 Temmuz 1981’de Atatürk’ün manevi şahsına hakaret suçundan hüküm giydi.
 
Karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onaylandı. “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” davaya konu olan kitabıydı ve herhangi bir suç unsuru içermediği mahkemenin atadığı bilirkişi tarafından rapor edildi. Ancak Necip Fazıl, yine de “Atatürk’e hakaret etmeye meyilli olmak” gerekçesiyle mahkum edildi.
 
Ömrünün son günleri, Erenköy’deki evinde aynı "küçük oda"da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlarıyle mahzun sohbetler içinde geçti. 
 


Necip Fazıl’ın vuslat gecesi
 

Ve 25 Mayıs 1983 günü çilehane dediği bu dünyaya veda ederken, yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikti.

Ve dudakları hafifçe kıpırdadı: 

"Demek böyle ölünürmüş!.."
"Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ...O, kim mi?Allahın Sevgilisi...Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı...Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanıbulmaktaydı.Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat... Benim hayatım budur!

 
 
Edebiyatı İslam ile besleyen, İslam’ın dar kalıplara sığdırılabilecek bir savunma hareketi olmadığını anlayan, Müslüman toplumu yönetecek liderlerin rehberliğini dizayn eden, vahşi alışkanlıklarından ve kabilecilikten kurtulmuş yüksek karakterli bireyler yetiştirilmesi için hayatı boyunca mücadele veren Necip Fazıl, her biri birbirinden muazzam eserleri ile sonsuzluğa yol aldı.
 
“İnkar tutsaklık,  inanç özgürlüktür” diyen Sezai Karakoç’un sözlerini bir kez daha hatırlayarak, Üstad’ı rahmetle anıyoruz.
 
Bizler de; Allah’tan korkar, Allah’tan umut eder, Allah’a sığınırız.
 

NECİP FAZIL’IN ESERLERİ

Şiir: Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), 101 Hadis (1951), Sonsuzluk Kervanı (Ankara 1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm -Mukaddes Hayattan Levhalar- (1973), Öfke ve Hiciv (1988).

Tiyatro ve Senaryo Romanı: Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1938), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Vatan Şairi Namık Kemal (1944), Nâm-ı Diğer Parmaksız Salih (1949), Reis Bey (1964), Ahşap Konak (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdülhamid Han (1969), Yunus Emre (1969), Mukaddes Emanet (1971), Senaryo Romanları (1972), İbrahim Edhem (1978; tiyatrolarından on üçü Kültür Bakanlığı tarafından üç cilt halinde topluca yayımlanmıştır, İstanbul 1976).

Hikâye ve Roman: Meşum Yakut (1928), Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (Ankara 1933), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1965), Hikâyelerim (1970), Aynadaki Yalan (1980), Kafa Kâğıdı (1984).

Hâtıra: Cinnet Mustatili (1955), Büyük Kapı (1965), Yılanlı Kuyudan (1970), Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler ve Nur Mahyaları (1973), O ve Ben (1974), Bâbıâli (1975).

Din-Tasavvuf: Halkadan Pırıltılar (1948), O ki O Yüzden Varız (1961), İman ve Aksiyon (1964), Hazret-i Ali (1964), Peygamber Halkası (1968), Çöle İnen Nur (1969), Son Devrin Din Mazlumları (1969), Nur Harmanı (1970), Doğru Yolun Sapık Kolları (1978), İman ve İslâm Atlası (1981), Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu (1982).

Deneme, Fıkra, Siyasî-Tarihî İnceleme: Abdülhak Hamid ve Dolayısiyle (Zonguldak 1937), Namık Kemal. Şahsı, Eseri, Tesiri (Ankara 1940), Çerçeve (1940), Müdafaa (1946), Maskenizi Yırtıyorum (1953), At’a Senfoni (1958), Büyük Doğu’ya Doğru (1959), Türkiye’de Komünizma ve Köy Enstitüleri (1962), Ulu Hakan Abdülhamid Han (1965, 1970), Büyük Mazlumlar (1966), Türkiye’nin Manzarası (1968, 1973), Tanrıkulu’ndan Dinlediklerim (I-II, 1968), Bin Bir Çerçeve (I-V, 1968-1969), Vahîdüddin (1968), İdeolocya Örgüsü (1968), Benim Gözümle Menderes (1970), Tarihimizde Moskof (1973), Rapor (I-XIII, 1976-1980), Yolumuz, Halimiz, Çaremiz (1977), İhtilâl (1977), Yeniçeri (1977), Sahte Kahramanlar (1984).

Necip Fazıl’ın bütün eserleri ve kitap haline gelmemiş yazıları Büyük Doğu Yayınları tarafından neşredilmektedir.




 
 

Etiketler; #necip fazıl

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.